Cuma, Mayıs 18, 2012

cumartesi yoldayım!

(geçen yaz olympos tatilinden; ablamla kâh kitap okuyor, kâh sohbet ediyor, kâh içiyorduk, eh arada da fotoğraf çekiyorduk tabii;) kâh ne komik kelime yahu ve ben tatili gerçekten özledim:/)



Çok çok az kaldı, yarın geçsin ertesi gün izin başlıyor, hmmm yarın akşam nöbetçiyim, sabah eve geleceğim, ve akşam İstanbul. Ben böyle komik komik hesaplar yaparım, mesela parmak hesabım ünlüdür. Matematiğim fena değildir aslında, hesap kitap işlerinden anlarım ama iş böyle basit işlemlere gelince orada kimseye çaktırmadan parmaklarımla saymaya başlarım. Gece karanlıkta, yatakta kolay olur, benim elim yatağın altına doğru gider ve parmaklar tek tek sayılır, bir iki üç... tam komedi! Bir de fark edenler oluyor hâliyle, Poliş iyi bilir, hastanedeki arkadaşlardan görenler oldu, ve C. tabii. Bir zaman telefonla konuşurken beni görmeden anlamıştı; "sen yine ne yapıyorsun öyle, parmağınla mı sayıyorsun?", daha önce görmüştü evet ;p

Geçenlerde bir gün, arkadaşın biriyle konuşuyorduk hastanede, bana yekten sordu; "sen neden kimsenin düğününe derneğine gitmiyorsun", diye. İlginçtir, bu yeni evde düğün gürültüsünden dolayı delirdiğimi de biliyor kendisi. Yani ben bir düğüne gitsem -kazara elbette- ancak seri katil olarak milleti taramaya filan giderim sanırım. Neyse, bunu geçelim, devam etti arkadaş, senin düğününe gelen olmazsa ne yapacaksın? A ha, işte zurnanın zırt dediği yer (zurna deyince bile aklıma sokak düğünü gürültüsü geldi, çirkin, dayanılmaz. neler çektiğimi bir bilseniz, acırsınız bana), daha önce de böyle pragmatik bir anlayışla karşılaşmıştım. Evlilik iyi bir şey, sen gecenin bir yarısı sakatlandığında nasıl hastaneye gideceksin, demişti arkadaşım ve şimdi kendisi hastaneye beraber gitmek için üçüncü eşini buldu, eh yol arkadaşı bulmak zor iş tabii, deneme yanılma yöntemi gerekiyor;p Ne diyordum, evet işte, evlilikle değil ama bu faydacı anlayışla ilgili bir sorunum var. Küçük parmak hesaplarıyla, o gitti ben de gideyim, o gelmedi, öyleyse buradan evimde oynayıp eşlik edeyim demeyin, bir zahmet düğünüme de gelmeyin lütfen;p Hah ha, bu ne yahu, böyle bitmeyecekti bu bahis, iyice saçmaladım. Uykum geldi sanırım, ya da hastanedekilere (okuyan olduğunu sanmam ya) buradan laf atıyorum. Yoksa evlilik filan yok gündemde, evlilik sosyal insanlar içindir hem, benim gibi net sosyalleri için değil;) (twitter, daha dün bir bugün iki, eee face adresim de yok, varsa yoksa canım bloğum var, nasıl net sosyali oluyorsam, o da başka bir muamma? kendi kendisini yalanlayan, saf justine)

Rüyamda uçak kazası oluyormuş ve ben kazayı önceden hissediyormuşum, böyle saçma şeyler gördüm. Bildiniz, Final Destination  serisi. Hayır, etkilenmedim o saçma ve muhteşem(!)  seriden, sadece aynı oradaki tipler gibi binmesem mi acaba deyip durdum rüyamda. Annem de kahvaltıda fırtına varmış, uçuşlar erteleniyormuş filan falan deyince gülmeye başladım. Acaba? Yok canım, alt tarafı İzmir-İstanbul, 45 dakikalık yolculuk. Ama, yoksa?  E heh, şaşkın ben.

Şimdi alakasız olacak, fakat söylemeliyim; hep var olan bir şeydi, baharda coştu iyice, şu pazarı, pazarcıları, enginar ve taze sebzeleri öven yazıları görünce çok gülüyorum ben. Tamam, dozunda ve içtenlikle yapılınca güzel de diğer türlü çok sakil duruyor inanın. Eğreti, komik, özenti. Baklayı aldım, neredeyse pişirmeden yedim, bademle kahvaltı yaptım, sütü mayaladım, ineği bağladım kaçmasın, evet evet çok pastoraliz hepimiz. Bir de böyle ballandırarak anlatanlardan birini gördüm tesadüfen, şok oldum, pazarcıyı da yemişti valla. Acıdım zavallı pazarcıya. Bu konuyu da yeşil erik candır diye bitirelim hadi;)

Bu geçen zamanda yeni bir kitaba başladım, Kurt Vonnegut okuyorum, Mezbaha No. 5. Çok mutluyum Vonnegut okuduğum için, kaç zamandır bekliyordu kitaplığımda, sonunda kavuştum kendisine. Akıcı, komik ve sarkastik bir dili var yazarın, komedi ve sarkazmı özellikle ayırdım, çünkü ironi yapıp lafı orada bırakmıyor Vonnegut, basbayağı güldürüyor, hani Aslan Asker Şvayk gibi, saf komedi. Çok hoş. 

Hmmm, hastanede yarım bıraktığım mevzuyu tamamlayıp, bakla seven millete de hiç yoktan laf attığıma göre artık sizinle vedalaşabilirim. Tatilde belki sık yazamam -ki yazmayı düşünüyorum-, bir önceki ısınma yazısı olmuştu, bu yazı da bloğu tazeleme ve sizlerle merhabalaşma yazısı olsun madem. 

Herkese sevgi ve öpücüklerimi gönderirken, etrafı rahatsız eden düğünleri yapmak yerine sadece nikâh yapsanız ya, böylesi daha sakin ve dingin olmaz mı dostlar, diye de soruyorum;p Aaa pardon, etrafı rahatsız etmeden eğlenenleri tenzih edelim hemen, sonra başımıza iş almayalım giderayak, zaten enginarcılara bile sataştım. Ciao!;p

------------
p.s.: -Müzikleri dinlemeden geçmeyin lütfen, yine(!) çok güzel şarkılar seçtim sizin için. 
-Yazıya koyduğum fotoğrafın bir benzerini daha önce koymuşum bloğa, yedi farkı bulun gibi olmuş.
-Son olarak, biraz önce yağmur başladı, ya fırtına?;)

Çarşamba, Mayıs 09, 2012

ölümü, savaşları, suçu, cezayı... peki, geceyi ne yapmalı?

 (foto şuradan)

 (Gods And Monsters-Avenue of Hope)

Böyle güzel bir havada savaşlardan, kibri boyundan büyük krallardan, idama birkaç saati kalmış kederli mahkumlardan  bahsetmeme kızmazsınız değil mi? Hiç sanmıyorum, kızmazsınız sanki, çünkü siz de tanrılar ve canavarların gazabından korkup, sinirlenerek, gündüz boş verseniz bile (gündüz dua edilmezmiş) gece böyle şeyleri düşünüyor, kendi canınızı bile isteye yakıyorsunuz bana kalırsa. Nereden mi biliyorum; sizi tanıyorum ben, hmmm, elbette kendimden;p

Koştura koştura yaşıyorum son günlerde, yaptığım bir şey de yok, hatta kelimenin gerçek manasıyla koşmuyorum bile, gayet yavaşım. İş, ev ve arada canım çok sıkıldığında, kafam attığında mahalle barı (komiklik olsun diye yazdım, evet), bunlar arasında dönüp duruyorum. Ama nasıl yorgunum, nasıl yorulmuşum düşünmekten, bilseniz. Bir sorun vardı başımda, bir süredir onunla meşgulüm, davalık, mahkemelik bir şey, e heh karşımda da devlet var, ne güzel değil mi?;p Her neyse, davamı açtım, oturdum yerime, bakalım neler olacak? Bu arada ablam ve Liliş gittiler, doğa boşluk kabul etmez hemen ertesi gün Polişka geldi, okeye dördü bekliyoruz artık;)  

Bugün komiğim sanırım, yol yakınken kaçın bence;p 




İki kitap çok oyalanmıştı elimde, bittiler bu geçen zamanda. Biri kaçan mahkumum; "Bir İdam Mahkumunun Son Günü", kaçamadı tabii, kitap bulundu o da idam edildi. Keyifsiz, üzücü bir konu bu, konuşuruz. Diğer roman,  elimdeki kitap kaybolunca arada başladığım; Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara. İki roman da güzeldi, çok fazla etkilenmedim, yalan yok, uzun bir süre aklımda gezdirmeyeceğim onları ama biri keyifli bir okumaydı diğeri ise hem beni lise yıllarıma götürdü hem de ölüm cezası üzerine tekrar düşünmemi sağladı. Lise yıllarında hümanist bir kızcağızdım, şimdi değilim diyorum hep, fakat ölüm cezası ve onun devlet eliyle verilmesi -devlet şiddeti- konusunda hâlâ  aynı görüşteyim, onu anladım bu tekrar okumada. 

"Elleri yıkamak iyidir, ama kanın akmasını önlemek daha iyi olacaktır."

Hugo'nun bir idam mahkumunun son saatlerini anlattığı roman, modern edebiyatta iç sesin kullanıldığı ilk romanmış. İç ses, roman kahramanına okuyucuyu yakınlaştırırken, onun ne hissettiğini birebir yaşamamızı da sağlıyor. Kısa bir özet geçeyim; kitap, "bir trajedi hakkında bir komedi" bölümüyle açılıyor. Bu bölümde farklı mesleklerden, farklı farklı kişilerin idam, ölüm cezası ve bizzat elimizdeki kitap hakkındaki görüşlerini öğreniyoruz. Kimi filozof, kimi şair, kimi uşak, kimi soylu hatta kimi soysuz(!) olan bu bir avuç kişi (9-10 karakter var diye hatırlıyorum), aynı fikirdeler; ellerindeki idama karşı olan mevzubahis kitap, beter bir kitaptır, korkunç ve anlamsızdır. Yazarına hakaret eder (ve hatta yazarın ismini kimse hatırlamaz, o kadar önemsizdir), canlarını sıkmaya kimsenin hakkı olmadığını söyler, kafalarının karışmasını istemezler. O dönemde (kitap Fransız İhtilali'ni izleyen yıllarda, 1800'lerin başında kaleme alınmış) idam cezası bir tür şenlik gibi görülüyor, halk idamı izlemek için Greve meydanında (giyotin cezasının uygulandığı ünlü meydanmış) yer tutuyor, çığlık çığlığa alkış ve sloganlarla devletin cezasını uygulayış şekline destek veriyor. Bu iş, medeniyetten nasibini almamış bu coşku gösterisi, Hugo'nun canını sıkar, yazarın sorunu (bana göre), suçun cezasız kalması, cezanın fazlalığı ya da eksikliği değildir, böyle ilkel bir gösteri, uygarlık için en büyük engeldir, tanrıların ve ceza vermeye teşne kralların yerini devletin alması onu üzer. Suçu işleyen insanlıktan çıkmış görülüyorsa da (ki mahkûm, romanın bir yerinde bunu itiraf eder) ona cezayı veren devlet bu hareketiyle suçluyla aynı seviyeye gelmektedir. Ölüm cezası, suç ne olursa olsun "fazladır", ölümü beklemek, bin kez ölmekle eş değerdir. Tekrar romana dönelim; piyes şeklindeki ilk bölümden sonra gerçek roman başlar ve biz idam mahkûmuyla başbaşa kalırız. Suçunu bize söylemez (yazarın bunu özellikle yaptığını biliyorum, okuyucunun yargıç konumunda olmasından dikkatle kaçınıyor Hugo, ve bana kalırsa bunun için çok çok büyük bir yazar), pişman olup olmadığını da bilmeyiz, hatta jandarmanın sorduğu "suçlu, iyi biri misin?", sorusuna "hayır" diye net bir cevap verir, tek bildiğimiz çok korktuğu ve artık içeriye giren adamla aynı kişi olmadığıdır. Bu kitabı okuduğum lise yıllarımda Aziz Nesin'in Surnâme'sini de okumuştum. Nesin, Hugo'nun bu önemli kitabından çok etkilendiğini itiraf ediyordu. Ben de Nesin'in romanından çok etkilendiğimi hatırlıyorum şimdi, silik, çok silik hatırlıyorum kitabı, ama etkisi gerçekten güçlüydü. (keşke tekrar okuyabilsem onu da) 


  (ve bu foto da şuradan)

Suçunu bilmediğimiz, özdeşleşecek doğru düzgün bir hareketini bile görmediğimiz adama yine de acırız biz, onun ölüm düşüncesini kafasından atamaması kabusumuz olur, romanın başında kürek mahkûmu olmayı redderken zaman ilerledikçe bu düşüncesinin değişmesi bile biraz önce dediğim şeye kanıttır aslında, ölüm cezası verilen kişi, ölüm cezasının uygulanacağı kişi değildir. Biraz daha yaşamak ister, kötü şartlar, güneşi görmemek filan fark etmez, güneşin hemen duvarın arkasından doğma fikri ve bunu bilmek yeter ona. 
Böyle kitaplar elimi kolumu bağlıyor benim. Zaten ne zaman biri, suçtan ve cezadan bahsetse orada dururum ben. Bu kitap Dostoyevski'nin Sibirya'ya yollandığı ve affedildiği zaman çar'a nasıl bir minnet duyduğunu da hatırlattı bana. Dosto, ceza fikriyle geceler boyu yalnız kalan suçlunun büyük bir değişim geçirdiğini söylüyordu. Buna katılıyorum; ağır bir düşünceyi, yargıyı (veren kim?  neden? nasıl?) kafasında bir yük gibi taşıyan insan, boynunda bir kılıcın soğukluğuyla yaşayan biri kendisini de sorgulamak zorundadır çünkü. Ve kişinin kendi kendisiyle muhasebesi -belki- cennet için küçük bir umuttur. Bilmiyorum tabii, belki demek lazım, bir de hayatın griliğini unutmamak.
--------------------

Biraz sonra son çayımı içip nöbete gitmeliyim. Polişka'yı bırakıp gitmek zor geliyor, neyse en azından 24 değil. Yazı bölük pörçük oldu, kusura bakmayın, uzun süredir yazamıyordum, bir ısınma yazısı olsun bu. Diğer kitaba sıra gelmedi, üstelik çok ara verdim bu kısacık yazıya. Yarın olsun bakarız, temize geçilecekse geçeriz ölüm yok ya sonunda;)
---------------------
p.s.: İdama elbette karşıyım, yazıda kaynadıysa burada sapasağlam dursun.

Pazartesi, Nisan 30, 2012

"ama böylesi kurtulmak, kurtulmak mı?"*


"...
Billâh bu özge maceradır
Sen bakma ki defter-i belâdır
..."
ş. galib

Bir şey olur, hiç hesap kitap yapılmaz. Yalan yok, plansız olur ne olursa. Çok kelime biriktirdiğimiz için başımız ağrır, yoksa biriken başka bir şey değil, olsa olsa kelimeler, kelimeler. Ama onun ağzından çıkan kelime senin biriktirdiğine benzemez. Duyduğun acıtır kalbini, duyduğun acı başka bir acıya benzemez. "...bunca acıtan, bunca acıtan. sürdüremiyorum, hastalanacağım demiştim ona..."** Bugünlerde sol mememin sızısından çok, başka sızılar yokluyor beni, oysa belki gerçek olan sadece o. Öncelik sırasına verdiği rahatsızlığı tarif edebildiğinizi koyun, bak şurası, şöyle şöyle ağrıyor, yanıyor, sonra bıçak ucu değiyor sanki, işte bu gerçek hissettiğinizdir. Gerisi şiir, gerisi hikâye, gerisi doğduğumuz günden beri zehirlendiğimiz. Kelimeler kelimeler, kim üflemiş kulağımıza, onun kulağına kim üflemiş? Hepsi yalan. Hepsi görünmeyen yara. 
Biz hepimiz, kanayacağını bile bile yarasını kaşıyanlar, şiir okuyalım bu gece, kaçkınlar'ı tekrar elimize alalım, eskiyi, biz mutsuzken şehrin yıkılacağını sandığımız yılları hatırlatan şarkılar dinleyelim. 
Hiçbir şehir senin mutsuzluğunla yıkılmaz, buna içelim.
 
"Kim olduğumu ne bilirlerdi. Şimdi
korkunç zordu beni sevmek; ve ben,
buna yalnız Biri’nin gücü yeteceğini
seziyordum. ama o, Biri, istemiyordu henüz."***

-----------------------------
*f. edgü/kaçkınlar
**l. müldür/divanü lûgat-it-türk
***rilke
-----------------------------------------------------
kutlu olsun!


Hadi 1 Mayıs'ı kutlayalım. Bu akşam şarkılarla, yarın meydanlarda. Hepimizin bayramı, en güzel bayram kutlu olsun.
  
"...
Şiirimiz kentten içeridir abiler
Takvimler değiştirilirken bir gün yitirilir
Bir kent ölümünün denizine kayar dragomanlarıyla
Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?
..."
e. ayhan/mor külhani

Pazar, Nisan 22, 2012

güller ve üzümler

 (Liliş Rüya'yı kesinlikle kıskanmıyor, çok çok iyi anlaşıyorlar ve aralarında hiç sorun yok, ok?;p)


Geçiş dönemi size de uzun gelmedi mi? Bana geldi, uzun süredir bekliyorum; devinimsiz, tedirgin edici, sessizliğin mutlak olduğu bir koridorda duruyor gibiyim. Sanki çok uzun bir bekleyişin ortasındayım, rahatsız edici bir şey yok, burada tuhaf olan neyi beklediğimi bilmemem, hayır, "imkânı yok" -bilmemem-. Annemler geldi, söylemiştim zaten, Lilişka, ablam, ilk günler sesliydi biraz, fakat şimdi duruldu ortam, annem Rüyalar'da, Serap çoğunlukla proje başında, Liliş sabahları benimle oynuyor, akşam uykuda. Ben işe gidip geliyorum milyon yıldır aynı şey, o değişmez, aralarda C'ye sarıyorum, burada anlatmamı sevmez o, ama söyleyeyim, sıkıldığımda, nefessiz kaldığımda en çok ona kızıyorum ben. Geçelim mi? Yok biraz duralım bana kalırsa. Bekliyorum dedim ya, durmaları seviyorum hâliyle. Beckett'ın Üçleme'sini okuyor o bugünlerde, kitaptan çok konuşmuyoruz telefonda, sohbetin atmosferine bile sızmıyor okuduğumuz kitapların kelimeleri, ben koklamaya çalışıyorum sadece. Burnuma çok güvenirim, hatta şunu diyeyim size, hiçbir duyuma burnuma güvendiğim kadar güvenmem. Hmmm, aferin bana.
Bir bardak şarap daha... İyiyim tamam, endişeye mahal yok;p Kokluyorum demiştim değil mi, evet kelimeleri koklamaya çalışıyorum, Beckett'ın kurtulmaya çalıştığı kelimeleri. Sevgilim Samatya'daki bir kiliseye gidecekmiş yarın (pazar günü seni kilisede göremedim john;p) hemen bizim için de dua et diyorum, bu replik hiç değişmiyor, camiye gidiyor, bizim için de dua et, eve gidecek aynen devam. Korku filmlerinin sonundaki, baktı kurtaran yok, deliren kadınlar gibiyim, lütfen benim için bir dua! Sonra... Sonrası yok, ben böyle histerik davranırken tanrının alçak gönüllü tavrı üzücü. Eşitlik istiyorum, karanlığı burnuma dayarken aydınlığa da aynı süreyi versin, tek derdim bu.
 --------------
Kekemeliğe bir son olsun bu yazı, tüm groteskliğini sabırsızlıktan ve ilginçtir sakinliğinden alan. Siz seçtiğim müzikleri dinleyin lütfen, güllerin kokusunu, üzümün tadını duyun. Ben uzun süredir elime almadığım kitabıma döneyim şimdi. Koltuk yumuşak, şarap tatlı, sessizliğin gümbürtüsüne belli ki daha çok var, okuyalım öyleyse. 

Özet sadece üç madde;
-Alışveriş merkezleri beni yoruyor ve hiç ama hiç(!) sevmiyorum. 
-Bazı şarkıların cover'ları çok güzel; Concrete Blonde-Everybody Knows.
-Sevgili tanrı, uzun süredir seninle konuşuyorum, anlamı; çanlar çalıyor.
------------ 

p.s.: Bir iki dakika önce elektrikler kesildi, neredeyse şehrin yarısını görüyorum oturduğum yerden, genel kesinti diye düşündüm, her yer kapkaranlıktı. Kaldım öyle, yazı bir şeye benzememişti ama yazmıştım valla, göndersem iyi olurdu. Yazıyı yolladığım gibi, kitap da okuyacaktım, planlar beş dakikada altüst oldu kısaca. Ve sonuçta ne oldu dersiniz, evet geldi,  bozan yapsın bir zahmet derim her zaman, bu sefer dediğim oldu. Çok şaşkınım;)

Salı, Nisan 10, 2012

anlatılamayan kiraz ve sisler ardında bir çocukluk

(foto şuradan. orası da başka bir yerden almış. "...derken karanfil elden ele..." gel de edip cansever'i anma;))

 
 (Bir Dalda İki Kiraz)

İlk defa bir yerde kitabımı unutuyorum. Yazıya böyle yekten daldım, çünkü bu unutkanlık yüzünden -sanki- hayatımın akışı değişti;p Tamam, abartıyorum, ama biraz olsun doğruluk payı var bu dediğimde. Anlatayım; geçen Cumartesi nöbetçiydim, 24 saat. Pazar sabahı eve geldiğimde çantamda eksik bir şey olduğunun farkındaydım fakat ne olduğunu bilememiştim. Neyse işte, duş, kahvaltı, uyku, şu bu derken dinlendim ve aklım başına geldi; evet benim idam mahkumu kaçmış. Burada kesin söylemişimdir, İdam Mahkumunun Son Günü romanını okuyordum, üç günlük boşlukta da bitiririm diyordum. Olmadı tabii, kitap yok ortada. Hastaneyi aradım, arkadaşa etrafa bakmasını söyledim, belki üç-dört kere aramışımdır, yokmuş. Abla, baktım hiçbir yerde yok, diyor kız. Bu arada küçük bir ayrıntı, bizim radyolojide herkes ablalı abili konuşur birbiriyle ve bu bana tuhaf gelir. Yeni değil, yıllardır tuhaf ve yanlış gelir bu sesleniş bana. İşyerinde tabii, yoksa dışarıda isteyen istediğini desin. Hmmm bir dakika, bakmayın "yanlış" dediğime, ben de sizli, bizli, beyli hanımlı filan konuşmam, isim neyse o; ali, ayşe, ahmet, mehmet, yaş farkı ne olursa, nasıl olursa olsun, böyle. Mağazalarda görevlilerin de aylin hanım (hep bir aylin vardır), berkecan bey (bu modern bir ad, pekâlâ olabilir) diye konuşmaları güldürür beni. Uzattım, hemen geçiyorum. Sonuçta kitap ortada yok. Orada olduğu kesin, çünkü nöbette bir sayfa bile olsa, okudum. Tomografiye de bakar mısın, demiştim aradığım kişiye, bulursa haber verecekti, bulamadı ki aramadı. Rahatsız etmemek için ben de bıraktım, kim bilir nerede çıkacak kitap? Öyle yorgun ve uykusuz bir nöbetti ki, bir de benim komik dalgınlığım (c.'ye selam;)) girince işin içine iyice zorlaşıyor durum. Dolabımın içine koymuş olabilirim diyorum, bakalım. Ne çok uzattım yine. Kitap olmayınca hangi kitaba, neden başladığımı söylemek, böyle zor bir şey işte benim için. Komik olan, bu hâlimle twitter işine de girdim, kısa cümle kurmayı becerebilecekmişim gibi. Bir cümle yazıyorum, kes-biç kaç  rötuşla yolluyorum bilseniz, acırsınız bana;) 
Evet, dün gece kırgın hissediyordum vücudumu, daha yeni hastalık atlattığım ve antibiyotik kullandığım için biraz sinir yaptım bu soğuk algınlığı işine. Sinirlenince güzel olmanın dışında alıklaşıyorum da, aynen öyle oldu; sabah nurofen ile başlayan ilaç maceram, akşam a-ferin sinüs ile devam etti. Birbirine yakın saatlerde aldığım parasetamol ihtiva eden üç ilaç, beni gece olunca çok şeker bir şey yaptı. Yıllardır salonda yatmayan ben, neden salonda yatmıyorum ki, sanki evde başka biri var, yatak odasına gitmek zorunda mıyım, diye sorular sormaya başladım, film seyrederken ne de güzel uyunur, hem yatarken şehrin ışıklarına bakar uyurum, gibi romantik kurgular da aklımdan geçti elbette. Özetle, uzun zamandır aklımda olan filmi ekrana yansıttım ve izlemeye başladım. (güya ben hazırlık yapmayacak, yatağıma gitmeyecektim değil mi? tabii tabii, dişlerimi fırçaladım, diğer bilgisayarı kapattım, yanıma çerez koydum, battaniye az gelir diye küçük bir battaniye daha aldım, koltuk yastığı rahatsız eder diye yastığımı getirdim, hiç hazırlık yapmadım yani;p)



Victor Erice, benim için önemli bir yönetmen, onun Arı Kovanının Ruhu filmini ilk seyrettiğimde hissettiğim şeyi, bana yaşattığı, o anlatılması zor duyguyu unutamam, işin aslı "özellikle" unutmam. Erice, dokunmadan sarsan bir yönetmen, dağıtmadan, bozan. Dün gece Arı Kovanı... filminden on yıl kadar sonra çektiği El Sur filmini (sanırım "Güney" diye çevrilmiştir) seyrettim. Çok güzeldi. Filmin temelinde yönetmenin anlatmaktan bıkmadığı "aile" var yine. Aile ve onun yarattığı ruhsal travmalar. Ben Arı Kovanının Ruhu filmini seyrederken kendimi küçük Ana yerine koymuştum. Her şeyiyle benim küçüklüğüme benziyordu o kız; konuşması, oyunları, korkusu ve endişesiyle. Bu filmde de Ana'nın yerini Estrella almış. Aynı hüzünlü bakış, düşünceli, doğanın sesiyle uyumlu yavaşlıkta geçen bir çocukluk, korku ve endişe ise hep var. Estrella'nın babası, kızın hayalindeki güçlü baba imgesinin aksine silik bir görüntü. Herkes, uzaklarda titrek bir hayale sığınır, sıcak güney şehirlerine, baba başka bir kadının hülyasına. Sonra işte, hayal gerçeklere çarpar, bir silah sesi duyulur, sarkaç durur, kız büyür. Biz kızlar, böyle kadın oluruz. Bir yerlere çarpa çarpa. Ben hiç "babasının kızı" olmadım, babacı kızlardan değilim, belki babam, ben on üç-on dört yaşlardayken öldüğü için böyle oldu bu, belki hep böyleydi. O kızları bilirim, büyük, güçlü bir gölgenin serinliğinde yürümenin onlara nasıl ferahlatıcı geldiğini tahmin ederim. Dramatik yapmayacağım yazıyı, sadece şunu söylemeliyim; silik bir baba imgesine sarılıp büyümenin ne olduğunu iyi bildiğim için, bu ve bunun gibi filmlerin, hep, her zaman, kulağıma bana özel  bir şeyler  fısıldadığına inanırım. Arı Kovanının Ruhu benim filmlerimdendir, El Sur onun kadar sarsmadı beni, ama çok sevdim. Bazı filmler kalbine dokunur insanın, işte bu film de Aglea'nın kalbini sızlatmış, onu çok iyi anlıyorum. Aylar önce bir nöbette onun bir yazısını okumuş, sonra unutmamıştım o bloğu. Aglea, filmden bahsetmeden (ki daha o zaman, o da seyretmemiş) bu filmi anlatmıştı sanki, tuhaf, güzel bir tesadüf bu. Benim inandığım tanrılar, tesadüf tanrılarının işi. 
-----------------
Kitabı unuttum sandınız, değil mi?;) Yok yahu, hep aklımda. Bu sabah bana göre çok çok erken bir saatte kalktım. Mesaiye gitmiyorsam on bir-on iki gibi kalkarım ben, bugün saat dokuz buçukta ayaktaydım (gece on kere kalkmamı saymıyorum!). Böyle de fena olmuyormuş hani, gün gayet verimli geçti. Çay keyfim öğlen on iki gibi  bitmişti, tv'yi kapattım, laptop'ı koltuğun erişemeyeceğim ucuna kadar ittim, müzik filan açmadım, yağmur öyle güzel yağıyordu ki, abartmıyorum, hiçbir müzik o dinginliği veremez, kitabımı elime aldım. İşte o meşum kitap, sonunda ismini bahşediyor Justine;p Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara, kitabını okumaya başladım. Tarihi bir roman bu kitap, bugün çok çok büyük bir keyifle okudum ben, bıraktığımda yarısına gelmiştim bile. Yok, yazı fena uzadı. Kitabı anlatmak da sonraya kalsın. Hem o zaman bitmiş olur, ve belki benim İdam Mahkumu kaçaklığına son verir, rahatlatıcı adaletime sığınır, ben de iki kitabı birden anlatırım;) Fena gelmiyor kulağa, tamam öyle olsun. Peki ya kiraz? Onu anlatmadım! Çocukluğuma düşen gölgesini, tadını, filmle aynı kumaştan dokusunu... Of, sonra, sonra düşünürüz onu da, Scarlett'ın kulakları çınlasın. (sayıklayarak uzaklaşıyorum, sorun yok;p)
------------------
p.s.: -Kitapla beraber, akşam üzeri manava gidip, küçük yeşil biberlerden aldığımı, patates salatasını nasıl bir keyif nesnesine (arzu nesnesi demedim;p) dönüştürdüğümü, çayın lezzetini de anlatacaktım fakat olmadı. Twitter'a bakayım ben, belki kısa cümlelerle çok şey anlatma sanatını öğrenirim;)
-C. kiraz sever, çok sever. Ben de;) Yalnız özellikle, ananemin büyük bahçesindeki kirazları, sarı ve kırmızı, karmakarışık, çok lezzetli.
-Carlos Saura'nın bir filmi vardır; Besle Kargayı, diye. İşte o film de yukarıda bahsettiğim Erice filmlerine benzer, kardeş sayılırlar bana kalırsa. Bulursanız  Cría cuervos- Besle Kargayı filmini de kaçırmayın, şiir gibidir, müthiş, müthiş.
-Yazıyı çok hızlı yazdım, hatalar varsa affola. Ne diyorum ben yahu, bırakın hatayı kirazı anlatmaya fırsat olmadı, tam komedi. Neyse, şimdi kaçtım ben.

Salı, Nisan 03, 2012

yazlık kıyafetlerimizi giyip, bach dinleyelim


Bazen öyle olur. Bir şeyi planlarsınız, saatler sonra hâlâ yapılmamış olur o şey,  bir yere gitmek istersiniz, yıllar geçer iki adım atmamışsınızdır daha. Yazılacaklar, çizilecekler, görülecek yerler, konuşulacak insanlar, bir şeyler sizi tutar ki, işte bazen öyle olur. Elimdeki kitapta idam mahkûmu bir damla güneşi özlüyor, idam cezasını aldığını öğreneceği gün güneşe uyanıyor, onu almaya gelen görevliye; hava güzel, diyor, güneşi severim. Böyle güzel bir günde, güneş insanların kalbine zarif duygular yerleştirmişken, ölüm kararı verilemez diye düşünüyor, ama hava gerçekten de güzeldi, diyor şaşkınlıkla.
Üç gündür yağmur yağacak diye bekliyorum İzmir'de. Hava durumuna bakıp bakıp, yağmuru bekliyorum, ya sabahın köründe, tam ben uyumuşken yağmış oluyor (bu sabah altıda, şiddetli, ama kısa bir süre yağmış) ya da başka başka yerlere (İstanbul yağışlıymış kaç gündür) yağıyor. Dün boş verdim, yağar yağmaz bana ne dedim, dışarı çıktım. Rüzgârlı, ama bol güneşli bir gündü. Biraz yürüdük, sonra bowling oynamaya gittik. Ben hiç anlamam bu tür oyunlardan, bu yaşa kadar da oynamışlığım yoktu. Beceremem diye düşünüyordum, toplar da ağır, elime almamışım fakat duymuşum bir yerlerden, rezil olurum hiç eğlenemem diyordum. Düşündüğüm gibi çıkmadı, çok keyifliydi. İkinci atışta tüm zamazingoları devirdim. Aaa, ama durun, o devrilen şeylere lobut, hepsini devirmeye de strike deniyormuş, ben de yeni öğrendim;) Dönüşte İnkılâp Kitabevi'ne uğradım. Şimdi, şu durumda kitap almak anlamsız benim için, biliyorum, kitaplıkta yüzlerce kitap okunmayı bekliyor, İdefix'ten ve C.'den gelenlere yer yok, ortadaki sehpanın üzerinde duruyorlar lobut gibi (bakın, cümle içinde kullandım, iyi ilkokul eğitimi almışız zamanında; 5+ bilmem kaç;p), eh para durumları da "en bi la la la" değil, durmam gerekti kısaca. Bir arkadaşa bakıp çıkacaktım, havalarında girdim içeri. Elim raflara gitti geldi, en sonunda bir yerde durdu, tamam, bir kitap alma hakkı veriyorum kendime, dedim ve şimdi size bahsedeceğim güzel kitabı aldım. Dün akşam eve girdiğim gibi, çay koyup, bowling yorgunu bedenimi koltuğa attım, kitabı da elime aldım, kesik kesik okudum, güzeldi, bu arada çayım da mis gibiydi, söylemeden olmaz;)




"Bach, Son Füg", Can Yayınları'nın Kırkmerak dizisinden çıkmış bir kitap. Bestecinin hayatını, eserlerini yazarken kullandığı yöntemleri, ailesini elinden geldiğince anlatmaya çalışıyor, elinden geldiği kadar diyorum, çünkü ünlü besteci hakkında bilinenler pek fazla değil. Derinliğine olmasa da keyifli bir portre denemesi bu kitap, ben elimdeki romana ara verip, kesik kesik okuyorum ve beğendim. 
 
"Evrenin düzeni basittir. Su akar, ağaçlar büyür, çiçekler açar, taşlar öylece durur, zaman geçer, ot biter, deniz yükselir ve çekilir, mevsimler değişir ve geri gelir, Dünya döner, güneş parlar, ölüm canlıları ele geçirir, yaşam doğar, Tanrı susar, hayvanlar hareket eder; elma ağaçları elma verir, ayakkabı tamircisi ayakkabı tamir eder, besteciler beste yapar. Evrenin düzeni karmaşıktır. Su akar, ağaçlar büyür, taşlar öylece durur, zaman geçer, deniz yükselir, Tanrı susar..."

Yukarıdaki alıntı, kitabın arkasına aldıkları metin, aslında yazmak istediğim başka yerler vardı kitaptan, fakat öyle güzel ki bu cümleler, bir de burada olsun istedim. Kitapta, Bach'ın -bana göre tanrısal olan- müziğini (eminim çoğu kişi aynı fikirdedir) yaratırken ellerine baktığı ve düşündüğü sahneler çok güzeldi, o paragrafı tekrar tekrar okudum. Yazması, durmadan yazması, sonra birden durup ellerine bakması, daha önce orada görmediği lekeleri fark etmesi, etkileyici. Aynı lekelerin benzerlerini çok küçükken büyük amcasının ellerinde de görmüş besteci, bunu hatırlıyor, avucunun içine büyüleyici bir doğa manzarasına bakar gibi bakıyor. (evet, ben öyle olduğunu düşünüyorum) Baktığı kırışıklık ağı heyecanlandırmıyor onu, dışarıdan kargaların çığlıkları duyuluyor, bir çığlık si bemole, başka biri la bemole, yağmur damlaları fa'ya, re'ye neden işaret etmiyor, o buna üzülüyor daha çok. Neden doğa, notalarla uyumlu bir bütüne indirgenemiyor da, dünya müzik olacak yerde, sadece gürültü çıkarıyor, buna kederleniyor Bach. Bunun çaresi yine kendisi, çok çalışmalı, yeniden yazmalı. Ellerindeki yaşlılık izleri ve çiller önemli değil, önemli olan tanrının ona verdiği yetenek ve bu yetenekle dünyaya derman olmak. Tanrının müziğini yaratmak. Bach doğaya bakmıyor, seyretmiyor, ama duyuyor, duyduğu tanrının sesi, ve bunu bize iletecek aracı kendisi. O'na minnettarım. 
 --------------
 ("Once" filminden/Fallen From the Sky)

p.s.: Dün gece Once filmini izledim. Alkım söylemişti, haklıymış çok hoş bir filmdi, yüzümde gülümseme ile seyrettim, şarkıları beğendim. Biraz, Before Sunrise ve Before Sunset filmlerine benzettim tarzını. Onları çok çok severim ben, bunu sadece beğendim;) Ne bileyim, bazı sahneleri bağımsız film yaptığımızın çok "farkındayız" der gibi çekilmişti sanki, kadının süpürgeyi sokak boyunca arkasında gezdirmesi, kayıttan sonra sabaha kadar uyanık kaldıkları ve sahilde eğlendikleri sahne, vs. vs. Yine de hoş filmdi, teşekkürler Alkım. Başlıktaki yazlık elbise bahsi ise filmdeki bir şarkıda geçiyor; "Üzerinde yazlık kıyafetlerini görmek istiyorum artık, evet." diyor şarkıda, eh bence de evet yani;p

Çarşamba, Mart 28, 2012

büyülü



"...
pencere kenarında baş tıklıyor bir güvercin,
bakmak istiyor sanki perdeden içeriye;
yuva yapmış kırlangıçlar loş girişe:
buna havalı denir, evet, buna ben -büyülü derim.
..."
beyevi/r.m. Rilke - İyi Ruhlara Adak

-Sabah nöbetten geldim, biraz daha uyku, biraz daha, biraz daha derken ikide almam gereken antibiyotiği dörtte içtim. Uyku, büyük uyuşturucu.
-Türk kahvesi güzel, ama keyfi kısa sürüyor, büyük fincanla içsem bile soğuyor, tadı kaçıyor, eh kaçtı haliyle.
-Sadece bir şey almak için markete gidecektim, kimseye görünmeden beceririm bu işi dedim, olmadı. Arabayı evin önüne çekerken, alt kattaki komşumu gördüm, merhabalaştık, biraz konuştuk, ayrıldım. Arabayı kilitlemeyi unutmuşum, bu durumda; ya iki işi bir arada yapamıyorum, ya sosyalleşmek beni heyecanlandırıyor ve yapacağım işi unutuyorum, ya da saçma sapan bir tipim.
-Şiirin çevirisine inanmıyorum, şiir çevrilemeyen bir şey bana kalırsa. Çok evirip çevirirsen, şiiri kendinin yaparsan, belki oluyor (kaplan kaplan!), yoksa gerisi boş. Yukarıdaki örnek gibi anlamsız, basit birkaç dize kalıyor elimizde. Ki Rilke candır, severim.
-İş yoruyor beni, ve fark ediyorum da işten çok konuşmalardan yoruluyorum. Çalışanlar birbirini tüketiyor, budur yorgunluğun özeti. 
-Hugo'nun İdam Mâhkumunun Son Günü'nü okuyorum. İlk gençliğime döndüm, tuhaf bir yabancılaşma, bu kelimeler, o kelimeler mi? Denklemde ters giden bir şeyler var.
-Sherlock'u zevkten dört köşe, bitmesin diye yavaş yavaş, sindire sindire izliyorum. Elin senaristleri zeki tabii, ne hoş diyaloglar yazıyorlar, her cümlede gülümsüyorum. Yıllardır aynı şeyi söylüyorum; bir Türk dizilerinin yavaşlığına bakın, bir de yabancı dizilerdeki kurguya. Müthişler, daha ne denir ki?
-Komşumla konuşurken, arabaya yan gözle bakıp dikkat ettim, zavallı o kadar kirli ki, tozdan ve yol çalışmasından dolayı biriken çamurdan, çocuklar arabanın üzerine ismini filan yazmakla kalmaz, yaratıcı heykeller yapar, o derece. Ah, hep bu çalışmalar dedim, utanarak. Yalan da değil! (yazarken birden sinir yaptım valla;))
-Antibiyotiği geç içmem kötü oldu, yarın sabah mesaiye gideceğim ve geç yatmamam gerek, bu durumda ya ilacı içmeyi erkene alacağım, ya da içmeyeceğim. Son haptı, içmezsem gözüm arkada kalacak;p
-İlaçları ve mucitlerini (ne komik kelime bu) sevdiğimi söylemiş miydim?  Evet, bazen ciddi ciddi batırıyorlar ama, insan işte, hatalı ve defolu. Ağrılar geçsin, yeter. 
-Şiirin çevirisini beğenmedim, peki niye koydum buraya? "Büyü" kelimesi yetti, ondan.
------------------
Bir ağırlık, bir tuhaflık var hareketlerimde, bahar çarptı desem, daha çarpacak kadar yakınlaşamadım kendisiyle. Başka bir şey bu, Poliş'in işi ters gidiyor, ona moralim bozuk, kafam karışık. Yine dar zamanlar, özeti bu.
--------------
p.s.: Geçen gün marketten aldığım çiçek bir günde açıp, serpildi. Diğer tüm canlılar günü kutlamayı bizden iyi biliyorlar, doğruya doğru. Lalenin diğer fotoları ben banyomu yapıp, yemeğimi hazırlarken -sanırım-  şuraya yüklenmiş olacak.

Cuma, Mart 23, 2012

havalar değişsin

(Lilişka ve ben, bir de eski baharlar, yazlar)

 (Erica Jennings/It's a Lovely Day)

Sonra sonra sonra, ve bu gece;
hastalığım ilerledi, ne hoş! Boğazımda küçük küçük eller, karıncalar, yutkunmak ölüm gibi. Çaylar, bitki çayları, ağrı kesicinin etkisiyle güzelleşen kitap okuma anları, ilacın etkisi geçince "ah niye hasta olunur ki?" hezeyanı;)  Her şeye rağmen kalkıp bugün evi temizledim, dip köşe değil, ama toz aldım, süpürdüm. Böyle otursaydım, delirirdim. Ev kirli, ben kötüyüm. Bu akşam dışarı çıkıp bira içecektim arkadaşla, güya. Onun siniriyle kalktım iş yaptım zaten, yetmedi ıspanaklı börek yaptım kendime. Sanırım ben hasta olduğumda hep ıspanaklı börek yapıyorum, silik bir şeyler hatırlıyorum, bakayım bir öyle mi?
Evet, eski yazılarımdan birine baktım, öyleymiş.
Netten bir iki yazı okudum, Saf ve Düşünceli Romancı'ya başladım, çok keyifliydi, sonra  yutkunamamaya başladım tekrar, bıraktım kitabı, can sıkıcı videolar izledim. Gündem sıkıcı, kötü, üstünü çizmeliyim.
Bahar gelmiş, bu iyi işte. Güzel bir bahar fotosu olsun sayfada, yukarıdaki şarkıyı dinleyeyim. Birazdan kalkıp C. ve Passive'in tavsiye ettiği bitki çayını yapacağım. Antibiyotiğe öğlen başladım zaten, birazdan ikinci hapı da içeceğim, sabaha mis. (kendini kandıran alık kadın, ben şapşik derim;p) 
Lilişka bu sabah aramış, ben uyurken telefonu sessize alırım, duymadım. Boğaz ağrısıyla yatakta bir o tarafa, bir bu tarafa dönerken telefonun ışığını gördüm, açtım, Liliş; "Bıdı başladı, haber verecektim, neden açmadın telefonunu" diyor;) Hah ha, komik bebek, "hadi ya, hemen açıp seyredeyim, hangi kanaldaymış o, dedim. Trt'deymiş. "Arkadaşım Bıdı", ne salak bir program ismi, ama ne tatlı;p

Çok konuştum, değiş tonton! Bunu bilen bilir, yaşı olan bilir ya da. Header da kurtulsun kıştan, bir oh çekeyim. Neyse, hiç sevmem ama bitki çayı zamanı. Belki sonra bir film, hadi bakalım.
------------------------
 

Michael Moore'un Capitalism: A Love Story belgeselini izledim az önce, fena değildi. Ben Moore'u severim, ahlaklı bir insan olduğunu düşünürüm, sosyalist olduğu için severim, iyi niyetli ve inandığını yüreklice söylemesini takdir ederim vs. vs. Bowling for Columbine belgeseliyle Oscar aldığı yıl savaş vardı, hep var da, o yıl Amerika ve koalisyon ülkelerinin Irak'a girişi tazeydi. Dün gibi hatırlıyorum, o yıl kırmızı halı yapılmamıştı Oscar'da, güya savaş var diye şıklık yapıyorlar. Keyifsiz keyifsiz seyrediyorduk Poliş ile, canımız sıkkındı törene katılan herkes aptal, can sıkıcı görünüyordu gözümüze. (laf aramızda ben savaş hakkında yazılan tüm köşe yazılarını kesiyordum gazetelerden, arşiv yapıyordum. tabii, o zamanlar nette şimdi olduğu gibi her şeye ulaşamıyorduk. yıllar geçsin, nasıl değişecek hepsinin fikri, göreceğim diyordum. gerek kalmadı şimdi.) Neyse, uzatmayayım, sonra Moore ödül aldı, sahneye çıkıp konuşmasını yaptı ve sonra çok meşhur olacak cümlesini söyledi. Kahve içiyordum, kahvemi bir kenara koydum, dikkatle onu dinledim. Gurur duydum, ve o an onu alkışlamayıp, protesto eden, surat asan tüm oyuncular, yönetmenler, her kimse işte,  gözüme korkunç itici göründüler. Sistemin her şeye boyun eğen parçası olmak bir kenara, olmayı reddeden bir kişinin laflarını bile sindiremiyorlardı. Böyle bir pişkinlik. Her neyse, Bowling for Columbine belgeseli iyidir, Moore sağlam adamdır. Evet, belgeselleri ajitatif, manipüle edicidir ama bu beni rahatsız etmez. Bazen kör gözüm parmağına yapar, bazı şeyleri çocuklara masal anlatır gibi anlatır, yine de severim ben onu. Bu neye benziyor bilir misiniz? Anlatayım; Alev Alatlı'nın Or'da Kimse Var mı? serisinin üçüncü kitabı "Valla Kurda Yedirdin Beni" de Şiran Ören Günay'a, çıkışsız tartışmalarından birinde, şöyle der; “Nedeni medeni yok! Ben komünistleri seviyorum, işte, o kadar!” .
Buna benziyor işte, Şiran'a çoğu zaman hak vermiyordum, Günay için üzülüyordum (ben aslında anlatıcı Mehmet'i severdim), fakat bu lafına bayılıyordum. Biliyorum çünkü o inancı. Ken Loach'u, Ahmet İnsel'i, Yıldırım Türker'i ve Moore'u bunun için seviyorum. Belki Moore bu saydığım isimler arasında en naifi ve en merkeze kayanı ama olsun, yaşam dediğimiz titrek bir ömür, ve bu kısacık kurguda sağlam insan bulmak çok zor.
-----------------
p.s.: Afişin üzerine tıklarsanız belki belgeseli izleyebilirsiniz. Hep dediğim gibi ben online izlemedim, link düzgün çalışıyor mu emin değilim. 

Çarşamba, Mart 21, 2012

bakma, sakın

(La Notte filminde Jeanne Moreau)

"...
bunu ta başından biliyordum
bir gün buralarda sonuncu kalışım olacaktı
ellerinin bir anlık şeklini tutacağım
bozkırdan günün son treni geçecek
ben her şeye ardından bakacağım
bunu ta başından biliyorum
durdum bekliyorum, gelme.
..."
g. Akın/siyah beyaz*


Sabah, kahvaltı yapmadan dışarı çıktım, kulağımda müzik. Uzun süredir böyle müzik dinlemiyordum, mp3 player'ımı unutmuştum bir yerlerde. Güzel oldu hatırlamam. Kimseye değmeden yürümeye çalıştım, konuşmadan işlerimi hallettim. Hava çok güzel, konuşmaya, bakışmaya gerek yok. Sadece bu havayla bile yaşanır. 

 
Eskilerden bir şarkıya takıldım, uzun, upuzun yürüyüşümde onu başa sarıp sarıp dinledim. Hemen üstteki, Placebo şarkısı. Çok olmuş dinlemeyeli. Benim ilaçlarla aramda güzel bir ilişki vardır, başım sıkıştığında hemen onlara sığınırım. Hiç utandırmazlar, başımın ağrısı geçer, boğazım yanmaz. Bir zamanlar uykuya da onlarla giderdim, uzun süredir gerek duymuyorum. Ama o hissi sevmezdim, yalan yok, uyku hapı aldıktan sonra beynin sallanması, bir ileri bir geri, yastığa düşüyormuşsun gibi bir uyku gelir sonra. Hiç hoş değildi, rahatsız olurdum. Geçelim. Duracağım yer şu; miyop gözler, dalgın bakışlar için de bir hap olmalı; kimseye görünmeden sokağa çıkmalı, saydam, sessiz.  

İnsanlara ve dünyaya uyum sağlayabilmek için dilimde döndürüp durduğum bu ilaç çok tatsız, keyif vermiyor. Peki, ne yapmalı?
-------------------------
*Şiiri Piktobet'in bloğunda okudum, Gülten Akın'ın şiirlerini severim, fakat bunu daha önce görmemiştim. Piktobet'in sitesi onlarca alıntıyla dolu, çok beğeniyorum ben. Meraklısına tabii.

Cumartesi, Mart 17, 2012

gören göz


İstanbul'dayken Kariye Müzesi ve Rembrandt sergisi fotoğraflarını koyamamıştım buraya, vakit yoktu, koşturup duruyordum, şu, bu. Şimdi boş boş oturuyorum bu sefer de tembellikten hiçbir şey yapamıyorum, elim kolum oynamıyor inanın. Neyse, kahvaltıdan sonra üşenmedim, oturdum fotoğrafları flickr sitesine yükledim. Fotoğraflar, profesyonel işi değil, hepsi benim cep telefonumla çekildi (pardon Poliş'in telefonuyla çekilenleri de atmıştım pc'ye.) ama hiç yoktan iyidir diye düşündüm. Benim işime yaradılar. Dün geceden beri onlara bakarken, çok şey düşündüm, araştırdım, okudum, umarım sizin işinize de yarar, gitmeyenler Kariye Müzesi ve Rembrandt (elbette çağdaşları;p) sergisi hakkında bir fikir edinirler. Fotoğraflar şurada.

(Mehmet/Muhammed Siyah Kalem'den kedi tasviri)

Ressam Metsu'nun yukarıya koyduğum resmine bakarken, aklıma çok eski tarihli Toplumsal Tarih dergisinin bende olan bir sayısı geldi; orada kedilerle ilgili bir dosya vardı, çoook önce okumuş, beğenmiştim. Arkeoloji kitaplarımın arasında kalmış, buldum -bulmak biraz zor olsa da;)- çayımı içerken bir iki yazıyı tekrar okudum. Türk sanatı ve sembolizminde kedi, başlıklı yazıda, kedinin günümüzde kent ve yerleşik kültürün çok içinde olmasına karşın eski türklerin hayatında pek önemi olmadığı söylenmiş. Hatta bu görüşü desteklemek için devamlı mücadele halinde olan bozkır kavimlerin ruhunun (karakterinin) kedilerle uyuşmadığı örneği verilmiş, şöyle ki; köpekler eti bulunca kavga ederler, paylaşamazlarmış, oysa ki kediler yiyecek bulunca ortalıkta yerlermiş. Düşündüm, bence iki cins de ortalıkta yiyor ama yazıya laf atmayayım şimdi, araştırıp, yazmışlar;) Sonra, şehir insanına kedilerin tabiatının uyduğu tespitinde bulunulmuş. Yumuşak ve paylaşımcı karakterli şehir insanı (bak sen!;p) kediyle benzer özellik gösterirmiş. Tabii bu fikirler Türk Mitolojisi, isimli kitabın yazarı Bahaeddin Ögel beyefendiye ait, dergideki yazının sahibi Yaşar Çoruhlu bu görüşlere yazısında yer veriyor ama katılmıyor. Eski Uygur dilinde kediye "miskiç" denirmiş ve "manu" bozkır kedisi anlamına gelirmiş. Erkek kediye ise "kök çetük" denmesinin nedeni önemliymiş; gök kelimesi göğü ifade ederken aynı zamanda tanrıya da işaret ediyormuş. Hah işte, doğru anladınız erkek kedi sembolik olarak göğe ilişkin ruhlarla bir  tutuluyormuş. Çok güzel iki hikâye anlatılıyor yazıda, ben birini kısaca aktarayım size; çok yaşlı bir adam ormana odun kesmeye gitmiş, keseceği ağaç kütüğünden bir kedi ortaya çıkmış, neden yuvama vuruyorsun, diye sormuş kedicik. (ben sevimli hâle getirdim, evet;)) Adam ihtiyacı olduğunu, fakirliğini söylemiş, kedi ağacı bırakmasını, gidip eve yatmasını tavsiye etmiş. Adam tavsiyeye uymuş ve sabah kalktığında pek çok yiyecek ve malı etrafında görmüş. Eh tabii, insan sonuçta, yetmemiş ve tekrar bizim kedinin yanına gitmiş, ağaç kütüğüne vurmuş, bunlar bana yetmez demiş. uzatmayayım aynı olay tekrarlanmış ve adam sabah uyandığında bey olduğunu görmüş. Ama adama bu da yetmemiş, benden güçlü tanrı var, tanrı olmak istiyorum demiş. Kedi evine git uyu demiş yine (C. olsa nasıl da sevinerek gider, uyurdu hemen, ayrıca onun beylik, mal mülkte de gözü yok, ohhh mis gibi uyu akşama kadar;p), adam uyumuş ve uyanmış, ne görse beğenirsiniz (hikâyeyi masal yaptım;)); sahip olduğu her şey yok olup gitmiş. Kediye gidip, ağaç kütüğüne son kez vurduğunda kedinin orada olmadığını görmüş, ağacı kestiğinde içinden de çıkmamış. Eve dönmüş ve sonra ölmüş. İşte böyle, kedi eski türklerde ve belki şimdi de ölüm, kader ve ecelin alegorisi olarak görülüyor. Kara kedi (renklerdeki sembolizm) uğursuzluk belirtisi sayılıyor. Tanrı şekline giriyor, cin gibi etrafta dolaştığı düşünülüyor. Bahsettiğim dergide Bir Zamanlar Tanrıydılar, başlıklı bir yazı var, Oğuz Tekin imzalı. Tekin'i tarih ve arkeoloji ile ilgilenenler iyi bilir, bu yazıda da eskiçağ'dan ortaçağ'a kediyi anlatmış, ben çok beğendim. (yazının sonuna kendi kedisi rüştü'nün fotoğrafını da koymuş, çok tatlı;)) Kısacık bir araştırma yazısından (8-9 sayfa kadar) çok ilginç şeyler öğrendim; kedilerin parlayan gözlerinin Mısırlılar'a tanrılarını hatırlattığını (güneş tanrısı-Atum-Ra), güneş battıktan sonra bile, bu tanrının yeraltı dünyasının karanlığında parladığını, kediler ve sahipleri arasındaki ilişkinin kedi ile annesi arasındaki ilişkiye benzediğini, ön patileriyle sahibine masaj yapma sinyalini veren kediciğin (yine ben;)) annesinden süt istediğinde de aynı hareketi yaptığını, kadınların kedileri çok sevmesinin ve yakınlıklarının sebebinin, yavrularını kucaklarında tutuyor hissine kapılmaları ve daha yaşlı kadınların ise çocuklarını hatırlamaları olduğunun düşünüldüğünü bu yazıyla öğrendim. Tabii bunlar sadece varsayım, ama hoş, güzel fikirler, ayrıca mantıklı da. 

 (Nicolas Maes/Hayalci-Penceredeki Genç Kız - Rembrandt ve Çağdaşları sergisinden.)

Çok uzadı, oysa ben sadece fotoğrafların linkini verip işime bakacaktım. Araya bir sürü ıvır zıvır alıp Palomar'ın son birkaç sayfasıyla bir türlü vedalaşamıyorum. Onu bitirip, yeni kitaba başlayacaktım, güya. Hem bir de, Maes'in Hayalci Kız'ı hakkında duygusal bir yazı yazmaya niyetlenmiştim. (ah, yazmadığın iyi olmuş mu dediniz?;p) Olmadı yine. Olsun, bloğun bu özelliğini seviyorum. Kural, düzen, şart, hesap, kitap yok, aklına ne gelirse yazıyorsun. Tez yazmaktan bin kat daha güzel ve eğlenceli;) (ben daha hâlâ, tez hocamla yüz yüze görüşemedim bu arada, telefonla konuştuk kim bilir kaç ay önce, yıl oldu gidemedim adamın yanına. bravo bana!)
--------------------------------
Genç kız hayal kurar, kedi yemek yer, ve bir göz tüm bu olanları görür. 

İşte böyle, çok konuştum gideyim artık, siz de eğer insana en yakın hayvan, kedilerle ilgili eğlenceli ve ilginç şeyler okumak isterseniz Toplumsal Tarih dergisinin Mart 2004 sayısıbulmaya çalışın. Ben yıllar yıllar önce Kadıköy'de bir sahaftan almıştım, iyi ki de almışım. Dönüp dönüp okunuyor bu tür dergiler. Hüseyin Rahmi'nin Kedim Nasıl Öldü, hikâyesinden harika bir alıntıyı sonraya saklıyorum, belki bir gün unutmazsam yazarım. Roma'da kedi, Yunan ve Mısır'dan kedi hikâyeleri ve onlarca güzel betim var dergide. Ne hoş, birileri görüyor ve gördüğünü şekle, yazıya döküyor. Düşünüyorum da, ressamların muhteşem çizimleri, yazarların harika tasvirleri olmasa dünya yine aynı güzellikte görünür müydü gözümüze? Kediler, Siyah Kalem'in kedisi kadar toparlak ve şaşkın, genç kızlar Maes'in çizimindeki gibi dalgın ve kederli olur muydu mesela? Bilmiyorum, fakat hayat kurgu kadar renkli değil bundan eminim, ya da şöyle; renklerini gören bir göze ihtiyacı var.

---------------------
p.s.: -Rembrandt hakkında güzel bir belgesel izlemek isterseniz BBC çekmiş, koymuş önümüze, şuraya buyrun
-Mehmet Siyah Kalem'in bu çizimine tek kelime ile ba-yı-lı-yo-rum ! Sergi ile ilgisi yok, sevdiğim için ve kediler hakkında konuştuğumdan aklıma geldi, koydum. Peki neden heceledim, elbette heyecandan;p Sevdiğim şeyler karşısında birden alıklaşıyorum.
-Polişka'nın (bloğu yeni okuyanlar için; kardeşim olur kendisi) yeni bloğundan da bahsedemedim. Yanda bağlantısı var, çok önce eklemiştim sayfama. Geç Saatler, başlıklı. Diğer -tematik-  bloğundan farklı olarak, böyle kişisel bir blog açmasına en çok ben sevindim, onun için daha çok bahsedilmeyi hak ediyor. Kendime sözüm olsun. (o sevmez reklamının yapılmasını;p)
-Flickr güzel siteymiş ama fotoğraflar yavaş yükleniyor, ya da benim bağlantımda bir sorun vardır, bilemedim şimdi. Kahvaltıdan sonra başlamıştım yüklemeye, saat kaç oldu hâlâ yüklüyor. Bitsin, yazıyı öyle yayınlayayım.